Sâde Yaşamak İmandandır

Sayı : 18 / Ağustos 2013, Konu Başlığı : Kapak

Şeyh Sâdi’ye sormuşlar, “İnsan nedir?” cevap vermiş: “Bir kaç damla kan, bin bir endişe!”

Gerçekten de insan maddî yönüyle küçük bir varlık ama istekleri, hayalleri, korkuları ve arzuları bitmek bilmiyor.

Bir düşünecek olursak, karnımızı yarım somun ekmek doyurur ama arzularımızı doyurmaya çarşılar yetmez. Şu an yetecek gibi geliyor, ama yetmez. Çünkü imkân olsaydı da şu anda arzu ettiklerimizin hepsini elde etseydik kendimizi başka şeyler isterken bulurduk.

Araştırmalar neticesinde ispatlanmış bir gerçektir bu, insan temel ihtiyaçlarını karşıladıkça başka şeyler arzu etmeye başlıyor. Afrikalı yoksul çocuklara “En büyük hayalin nedir?” diye sormuşlar, onlar yiyecek, ev, elbise ve ufak tefek birkaç oyuncak istemişler.

Zengin ülkelerin bu imkânlara sahip çocuklarına sorunca onlar, “Dünyanın her yerini görmek isterdim” “Uzaya gitmek isterdim,” “Kendi uçağım olsun, gemim olsun isterdim” gibi elde edilmesi kolay olmayan istekler sıralamışlar.

Çocuklar için bile bu böyle, hele bir de büyüyüp, farklı türden zevkleri ihtirasları öğrenince, mal ve dünya üzerinde iktidarını geliştirip her şeyi egemenliği altına alma sevdasına kapılınca sonuç malum…

Geçmişte nice büyük diktatörler dünyayı ele geçirmeye doymadı, hep daha fazlasını istedi. Halen de öyle; dünyanın en büyük zenginleri listesine bakıyorsun, daha fazlasını elde etmek için her yola başvuran, hatta kurduğu vakıflarla ülkelerin siyasetine müdahale edenleri görüyorsun. Tıpkı Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin hadisinde haber verdiği gibi;

“Âdemoğlunun altından iki vâdîsi olsa, ister ki üçüncüsü olsun. Onun ağzını ancak toprak doyurur. Allâh -celle celâlühû- tevbe edenlerin tevbelerini kabûl eder.” (Buhârî, Rikak, 10)

Nedir bu hırs, bu bitmek bilmeyen ihtiras?

“Yok”luk Korkusu!

Görünüşte hırsın kaynağı arzular gibi görünüyor ama daha çok korkular kamçılıyor bu bitmek bilmeyen ihtirası… Eldekileri kaybetme korkusu, yoksul düşüp bir daha eski günlere kavuşamama korkusu, başına gelebilecek bir felaketi savamama korkusu ve elbette ölüm korkusu.

İnsanoğlu elde ettiği, egemenliğinin altına aldığı şeyler ne kadar çok olursa bu dünyaya o kadar kök salacak zannediyor. Sanıyor ki, malı mülkü insanı felaketlere karşı koruyan bir kalkan olacak. Sanıyor ki, sahip oldukları onu ölümden kurtaracak, ebedî kılacak. Tıpkı ayette bildirildiği gibi, “Malı yığar ve onu tekrar tekrar sayar. Zanneder ki malı onu ebedî yaşatacak…” (Hümeze, 2-3)

Hâlbuki Hz. Ali, ilmin mala olan üstünlüğünü beyan eden bir özlü sözünde ne güzel söylemiş, “…ilim seni korur, malı ise sen korursun.”

Evet, mal insanı felaketlerden ve ölümden korumaz. Aksine korkulara, malı kaybetme korkusu da eklenir. İnsan çelikten kale, altından kasa yaptırsa ve onun içine saklansa Azrail onu yine bulur. Hiçbir mikrobun girmediği hijyenik saraylar yaptırsa, gram gram ölçerek hep sağlıklı beslense, avuç avuç vitamin içse, yine takdir edildiği kadar bir ömür yaşar, hiç hesap etmediği bir sebepten yine ölür. Fakat nedense insan öyle gelmiyor.

Ebedi olmak arzusu, ilk insana yasak meyveyi dişletip cennetten çıkarmış, hala o hırs devam edip gidiyor. Çünkü insanda doymak bilmeyen bir nefs var, kör kuyu gibi istekleri bitmez...

Nefsin kendi aczini ve ihtiyacını, adeta bir girdap gibi her şeyi yutan bir açlık halinde hissetmesi, onu doyuracak veya en azından yatıştıracak bir şeylere tutunmaya itiyor.

Bilhassa tahammül etmekte güçlük çektiği aşağılık duygusu, insanı sahte bir kibir taslamaya yöneltiyor. Kulluğunu itirafa yanaşmayan insanoğlu, taktığı sahte kibir maskesini sahip olduklarıyla da desteklemek istedikçe maddeye apayrı bir mana yüklüyor.

Kendi özünde var olmayan değeri, izzet ve şerefi maddiyat kabuğuyla sağlayabilecekmiş zannediyor.

İtibarı, prestiji, seçkinliği geniş imkânlara sahip olmakta ve lüks tüketim alışkanlıklarında aramanın altında yatan da bu. Oturduğun konutun adresinde, bindiği otomobilin arkasındaki metal plakada, giyim eşyasının bir kenarındaki küçük kelimelerde itibar arayanlar; o kelimelerle kendilerine de bir değer biçildiğini zannediyorlar…

Sahip Değil Emanetçiyiz

İnsan, Allah’a ve ahirete imanı olmayanların tüketimle markalanma merakını anlayabiliyor da, Âlemlerin Rabbinin kulluğu gibi bir şerefe sahip olanların markalardan medet ummasını hiç mi hiç anlayamıyor?

Ben ki semavâtın ve arzın Sahibi’nin kuluyum, elbise markasında kendime kıymet aramaya ne ihtiyacım olur?

“Allâh çok zengindir. İnsanların yiyip içtikleri ve harcadıkları şeyler O’nun hazînesinden hiçbir şey eksiltmez. O, çok cömerttir, gece-gündüz ardı arkası kesilmez infaklarda bulunur. Yerin ve göklerin yaratılışından beri Allâh’ın infâk ettiklerini bir düşünün! Bunlar, O’nun mülkünden hiçbir şey eksiltmemiştir…” (Buhârî, Tevhîd, 22)

O sonsuzluğun sahibi ve bizim ona dua etmek gibi bitip tükenmek bilmez bir hazinemiz var, öyleyse bizim başka bir değere ihtiyacımız mı var?

Başımıza bir musibet gelip çatsa ondan bizi ancak Allah-u Zülcelâl kurtarabilir. Nice zenginler var, çocuğunun zihinsel engelli olmasına yahut psikolojik bir problemine çare bulamıyor. Sahip olduklarının hepsini vermeye razı ama kaderini değiştiremiyor. Aynen onun gibi hepimizin kaderi de Rabbimizin yed-i kudretinde; öyleyse sahip olduklarımızla neyi savabiliriz ki?

Hem neye sahibiz ki? Peygamberimiz buyuruyor:

“Âdemoğlu, malım malım deyip duruyor. Ey Âdemoğlu! Yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin veya sadaka olarak verip sevap kazanmak üzere önden gönderdiğinden başka malın mı var ki!?” (Müslim, Zühd, 3-4)

Evet, hesabını vereceğimiz bir emanetten başka ne var elimizde? Elimize tutuşturulan ne kadar çoksa hesabı da o kadar çok olacak. Az ile çoğun tek farkı, ihtiyacımızdan fazla olan imkânın hesabının olması… İhtiyacımız ise, Peygamberimiz aleyhissalatu vesselamın bildirdiğine göre:

“Âdemoğlunun şunlar dışında bir hakkı yoktur: Oturacağı ev, bedenini örtecek elbise, yiyecek ekmek ile su koyacak kap.” (Tirmizî, Zühd, 30)

Bizler asli ihtiyacımızdan çok fazlasına sahibiz ama ihtiyacımız bitmiyor. Çünkü sahip olduğumuz şeyler yeni ihtiyaçlara kapı aralıyor. “Başımı sokacak bir evim olsun” dersen iki oda sana yetiyor ama “Rahat olsun, güzel olsun” diye bir başladın mı, masrafın arkası kesilmiyor.

İnsan kendine bir sınır koymadıkça masraf bitmiyor hatta masraf masrafı açıyor. Mesela ev büyüdükçe faturaları da büyüyor, eşyalar çoğalıyor, temizliği bakımı, giderleri artıyor. Hele son zamanlarda inşa edilen siteler, bitmek bilmeyen masrafların kapısını açıyor, site aidatı, yakacak gideri, her şeyin çok lüks ve pahalı olduğu alış veriş mekânları ve daha neler…

Böyle bir hayat tarzına para yetiştirme telaşına düşen bir insan, helale harama ne kadar itina gösterebilir? Velev ki, helalden kazansa bile o harcadığı parada yoksulun hakkı yok mu?

Ömür bitiyor, ebedi âlemde önden ne gönderirsen önüne o çıkıyor. Ne zaman sıra gelecek ebedi hayata yatırım yapmaya?

Duaları makbul olduğu ve dilese göklerin yerlerin hazineleri kendisine verileceği halde Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam dualarında, “Allâh’ım! Muhammed âilesinin rızkını kendilerine yetecek kadar ihsân eyle.” (Buhârî, Rikak, 17) buyuruyor.

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem kanaat etmeye, basit yaşamaya o kadar çok teşvik etmiş ki, nerdeyse namazı, orucu emreder gibi emretmiş. Hatta sade hayatı imanla irtibatlandırmış:

“Siz işitmiyor musunuz? İşitmiyor musunuz? Sâde yaşamak îmandandır; sâde hayat sürmek îmandandır.” (Ebû Dâvûd, Tereccül, 2)

Ebedî hayatta cennet için, yani solmaz, bitmez, hesabı sorulmaz, hakikî nimet için ümidi olan kişinin geçici bir emanet olan dünyaya ne tamahı olabilir ki? Ebedi hayata imanı olan insanın dünyaya tenezzülü olmaması lazım… Peki, neden öyle olmuyor?

Ahireti Mamur Edelim

Elbette imanın içimizde iyice yerleşip kökleşmesi için onun takviye edecek amellerle sıkı sıkıya ilişki kurmamız lazım. İnsan amel ettikçe Allah’a ve ahirete karşı ümidi çoğalır ve kavuşma arzusu kuvvetlenir. Bu sefer daha çok amel etmek ister. Amel etmedikçe de suçluluk duygusu sıkıntı vermeye başlar bu sefer aklına getirmek istemez, iyice gaflete dalar. Meşhur tabiin alimi Ebu Hazım’ın, Emevî Sultanı Süleyman bin Abdülmelik’e dediği gibi, “Nefsânî arzularınıza aldandınız, dünyayı mâmur edip âhireti harâb ettiniz.

Bu sebeple mâmur bir yerden harâbe bir yere geçmek hoşunuza gitmiyor.”

Bizim halimiz de böyle. Dilimizle “ahirete iman ediyoruz” diyoruz ama ahiret sanki bizim için bir masal, bir söylence gibi. Ona olan imanımız, asıl yatırımımızı ahirete yapmamıza yetecek kadar kuvvetli değil. Ahirete yatırım yapmadıkça viran oluyor, bu sefer ona hiç arzu duymuyor, hiç aklımıza getirmek istemiyoruz.

Eğer devamlı amel ederek nefsimizi gafletten arındırsak ve nefsimiz mutmaine makamına erişinceye kadar Allah'ın zikrine kansak işte ancak o zaman bu fanilik sıkıntısından kurtulur, “Gerçi ben faniyim ama el-Baki olan Rabbim var,” diye huzura ereriz. İşte o zaman hazinelerin en büyüğüne, kanaat doygunluğuna kavuşuruz. Zaten nefis ancak Rabbinin sonsuz kudret ve cömertliğini itimat ederek huzura kavuşabilir.

“İslâm’ın dosdoğru yoluna ulaştırılan ve geçimi yeterli olup da buna kanaat eden kimse, ne kadar mutludur!” (Tirmizî, Zühd, 35)

İki dünyanın saadeti, nefsi doyurmanın imkânı olmadığını baştan kabul edip, ihtiyaç kadarıyla yetinmeyi bilmeye bağlı.
Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam, asıl zenginliğin bu yetinme hissi olduğunu bildiriyor: “Kanâat, bitmez tükenmez bir hazînedir.” (Deylemî, Müsned, 4699)

Kanaat, Hz. Âdem ile Havva’nın yasak meyveyi dişlemeden önce yaşadığı cennet hayatı gibidir. Yeniden o cennete dönmenin tek çaresi, Rabbini bilmek ve hırsı kamçılayan korkulardan kurtulmak…

Allah azze ve celle hepimizi kendi aşkıyla, muhabbetiyle, kulluğuyla itmi’nana erdirsin, geçici dünyanın yalancı oyuncaklarıyla oyalananlardan kılmasın. Amin.


Sayı : 18
Büyük Kapak